Blog

Büyük Banka Yönetim Kurullarının Geliştirilmesi için Yedi Öneri

Zayıf bir şirket yönetimi, 2007- 2009 finansal krizinin en önemli nedeni olarak gösterilebilecek başlıklar arasında yegâne rakip başlık değildir. İlgili konum için rekabet eden başlıklar arasında parasal cömertlik ve kazanç sağlama konusunda çılgınca bir takip içinde olmak; düzenleme ve denetim ile ilgili hatalar ve kilit konumdaki “kapı görevlileri”nin (yani derecelendirme kurumlarının) yüzleştikleri korkunç çelişkiler sayılabilir. Gene de kriz, ilgili dönem boyunca tanık olunan muazzam banka hatalarına katkı sunan büyük banka yönetim kurullarının önemli zayıflıklarını açığa çıkartmıştır.

Bu yönetim kurullarının önemli bir bölümü bağımsız yöneticilerinin büyük bir kısmı ile övünmüşse de, birçoğu finansal kurumda gerçekleşmiş yönetimin merkezindeki karmaşık risk yönetimi sorunları konusunda bu yöneticilerin herhangi bir deneyime sahip olmadıkları görülmüştür. Bu sıklıkla –bugün itibarıyla bildiğimiz üzere- çoğunlukla yanlışa sevk eden, devlet himayesindeki Basel II kriterlerine dönük düzenleme anlamında, uyumluluğa aşırı odaklanmaya sevk etmiştir. Yönetim kurulları yanlış bir güvenlik hissine kapılmış ve ekonomik (maddî) eğilim içindeki beklenmeyen yükseliş gibi, kimi açık stres işaretlerini kaçırmıştır.

Büyük banka yönetim kurulları çok büyük, yöneticileri ise işlerini uygun bir biçimde yapabilme noktasında fazla meşgul ve erişilemez olabilirler. İcra yetkisi olmayan yöneticilerin başka yönetim kurullarına dönük çoklu ve dışsal katılımları ve “günlük işler”le ilgili talepleri, uygun idarî teşviklerin belirlenmesi ve risk iştahının tarif edilmesi gibi, bazı kilit stratejik görevlerdeki hatalarla kesin olarak bağlantılı hususlardır. Kilit stratejik sorunlar, giderek komite düzeyine çekilmiş, değişik hızdaki yönetim kurulları oluşturulmuş, karar alma depolarındaki risk artmış ve buna bağlı olarak yönetim kurulunun yönetimin “eline geçme” olasılığı artmıştır.

Kimi yorumcular, bankacılık krizini “klasik” bir vekâlet hatası olarak görmektedir. Eğer bir yönetim kurulu ya da yönetim, eskisine nazaran yatırımcının çıkarlarından yana daha fazla saf tutacak olursa…” tartışma baş gösterecektir. Ancak sorunun önemli bir kısmı bunların ilgili hususta gereğinden fazla saf tutmuş olmalarıdır. Bankalar, krize yol açan yıllar dâhilinde, ortalama %20’den fazla öz sermaye kârlılık oranı üretmişlerdir. Hissedarlar için mucizevî olan bu performans, 2007-2008’deki kırk katlık Avrupa ortalaması bazında, borcun öz sermayeye oranındaki artış olmaksızın gerçekleştirilemezdi.

Başarısız olan bankalar arasında özellikle yönetimsel öz sermaye mülkiyeti yüksekti: Jimmy Cayne, Bear Sterns’in %7’sinden fazlasına sahipti ve Lehman üst yönetimi o acı sona dek Lehman hisselerindeki tahmini net değerin önemli bir bölümünü elinde bulunduruyordu.

Hizalanmayı yeniden düşünmek

Hissedarın uzun vadeli değer hedefleri ile azami ölçüde hizalanmak birçok ekonomik sektördeki şirketler için doğru yönetim hedefi olarak görülebilir. Ancak bu, üç temel nedenden ötürü, bankalar için geçerli değildir. İlk neden, otomobil imalatçılarından, maden şirketlerinden ya da elektrik tedarikçilerinden farklı olarak, en muhafazakâr bankalar bile diğer sektörlerin önemli bir bölümündeki %10- %60’lık paya karşın, ödünç alınmış fonlar aracılığıyla bilançolarının %90’ından fazlasını parasal açıdan karşılayabilmişlerdir. Bu, hissedarların çıkarlarının kararlı bir biçimde takipçisi olmanın hayli riskli bir öneri olduğunu ve bunun diğer tüm finansal hissedarların aleyhine olacak şekilde sonuçlanacağı anlamına gelir.

İkinci neden, bankaların varlıklar ve borçlar arasındaki sürekli vade uyumsuzluğu ile yüzleşmeleridir. Bu riskin yönetim kurulunun stratejik planda müzakere ettiği hususlar arasında her zaman ilk sırayı alması gerekir. Ancak toptan fonlandırma piyasasının krize doğru yuvarlanırken patlamış olması, görünüşe göre, likidite ile ilgili düşünceleri bir yana itmiştir.

Üçüncü neden ise ekonominin merkezî sinir sistemi olarak bankaların sistemsel rolünün küçümsenmesidir. “Hata yapmak için fazla büyüğüz” düşüncesinin tüm konuşmalardan temizlenmesine karşın, ahlâkî risk, varlığını bir biçimde sürdürecektir. Bu nedenle bankalar çok özeldir ve onların yönetimi bu niteliğini yansıtmalıdır.

Kısa süre önce yaptığımız araştırmanın genel varsayımına göre, kriz sonrası büyük AB bankalarının yönetiminde çok fazla şey değişmemiştir. Bunun kısmî nedeni, dönemin istisnai belirsizliği olabilir: ilgili süreçte küresel, bölgesel ve yerel düzenleyici çerçevelerin en önemli unsurları gözden geçirilmiştir.

ABD’de Dodd-Frank Yasası’nın, AB’de yenilenmiş Sermaye İhtiyaçları yönergesinin ve kısa süre önce onaylanmış Basel III çerçevesinin kabulü ile birlikte makroekonomik bakış yanında düzenleyici toz bulutu kalkmaya başlamıştır.
 
Bakış açılarına göre yönetim kurullarından kendilerinin risk yönetiminin iyileştirilmesi sürecine, makam ödeneklerinin ayarlanmasına, kontrol ortamının kalitesi ile karar alma süreçlerinin etkili ve şeffaf oluşuna, hem bireysel bankacılık hem de grup perspektifi üzerinden, görece daha aktif bir biçimde katılmaları istenebilir.

Uzun vadeli borç ödeme gücü için yedi adım

Bu yeni güçlükle yüzleşebilmek için banka yönetim kurulları (ve düzenleyicileri) kendilerini dikkatle ve etraflıca incelemek zorunda kalacaklardır. Özetle en büyük bankaların yönetim kurulları, görece daha küçük ve daha profesyonel olmalı, şirketin uzun vadeli borç ödeme gücünü muhafaza edebilmek ile ilgili açık bir görev üstlenmelidir. Bu noktada ilgili çözüme nasıl ulaşılacağına ilişkin yedi ayrı öneri sunulacaktır:

■ Banka yönetim kurulları, (yasalar işverenin yönetim kuruluna üyeliğini şart koşmadığı durumlarda) dokuz ilâ on iki üyeden fazla üye bulundurmamalıdır. Araştırmalarımızın da gösterdiği üzere, ortalama büyüklükteki yönetim kurullarından büyük olanlar en büyük 25 Avrupa bankası arasında en düşük performansa sahip katmana hükmetmektedir.

■ Üniter yönetim kurullarında yönetim kurulunun %25’i icra yetkisi sahibi olmalıdır. Bu, üniter yönetim kurulu sistemlerinde en iyi performansa sahip Avrupa bankalarında açık biçimde görülen genel bir eğilimdir. İcra yetkisi sahiplerinin sayıca az oluşu, yedekleme planlaması dâhil, icra yetkisi sahiplerinin stratejik seçenekler ve şirketin performansı ile ilgili anlayışlarını geliştirir. Bu, ayrıca hissedarlara hesap verebilirlik düzeyini de ilerletir.

■ Yönetim kurulundaki icra yetkisi bulunmayan kesimin önemli bir oranı, özellikle başkan, finansal endüstri konusunda uzman olmalıdır. Sör David Walker, 2009 tarihli raporunda, bunu merkezî bir öneri olarak sunmuştur. Bizim kimi endişeli ifadelerle yüklü 2010 tarihli araştırmamız, 2007’deki %80’lik paya kıyasla, 2010’daki en üst 25 Avrupa bankası arasında başkanların sadece %64’ünün finansal endüstri uzmanlığına sahip olduğunu göstermiştir.

■ Büyük banka yönetim kurulları, icra yetkisi olmayan üyelerinin diğer konularda daha az katılım gösteriyor olduğundan emin olmalıdır. Diğer sektörlerde görece daha az katılım göstermek, önemli bir normdur. 2010’daki araştırmamızın diğer endişe verici bulgusu da yöneticinin erişirliliğine ilişkin kaba ama yol gösterici bir tedbir temelinde, üst düzey Avrupa bankalarının kilit konumundaki yönetim kurulu komitelerinin (yani risk ve denetleme komitelerinin) kadrolarının önemli bir bölümünün ilgili komiteler için yeterli zaman ayıramayan yöneticiler arasından seçiliyor oluşudur.

Hissedar çıkarlarının kararlı bir takipçisi olmak, diğer hissedarların aleyhine olabilecek riskli bir öneridir.

■ Bankalar icra yetkisi olmayan yöneticilerinin ücretlerini bugünküne nazaran daha iyi bir biçimde ödemeli, özellikle onların ihtiyaç duyabilecekleri mesai saatleri hususunda bu ödeme gerekli şekilde yapılmalıdır. İlgili konudaki sezgisel nokta hususunda, yaptığımız araştırmanın da âdilane biçimde teyit ettiği kadarıyla, performansı en iyi olan bankalar, aynı zamanda yöneticilerine en yüksek ücretleri tutarlı bir biçimde ödeyen bankalardır. Tespitlerimize göre, onların sorumlulukları bir yandan artarken, icra yetkisi sahibi olmayan her bir yöneticinin saat başına maaş ödemeleri hızla azalmaktadır. Başka yorumcuların aksine benim görüşümce, kimi durumlarda zaman içerisinde hissedarların temin ettiği toplam gelirlerinin en düşüğü anlamına gelse bile, aslî görevi uzun vadeli borç ödeme gücünü güvence altına almak olan yönetim kurulu üyelerine performans ödemesi yapmak uygun değildir.
 
■ Politika yapıcılar, bankanın uzun vadeli borç ödeme gücünü güvence altına almakla ilgili aslî görevlerini ifa etmeleri hususunda banka yöneticilerinin sadakatlerini yenilemelidir. Kimi yetki alanlarında bu genel görev uygulama hâlindeymiş gibi görünse de, bu ABD ya da BK için pek de geçerli değildir. BK Finansal Hizmetler Yetkili Kurumu başkanı Lord Turner’ın İskoçya Kraliyet Bankası’nın hatası ile ilgili incelemenin sonucunda tespit ettiği üzere, FHYK ana temsil görevlerini o güne dek geçerli yasalara göre ifa etmiş olan İKB’nin yöneticilerine karşı aleyhte herhangi bir işlem yapma yetkisine sahip değildir. Ancak mevcut yasalar, kısacası yöneticilerin hissedarlara özel olarak hesap verebilirliği, bankanın özel durumuyla ilgili yapısını ve yönetimini yansıtmaz. Banka yöneticileri, kendi kurumlarının hatası ile ilgili olarak yeterli ölçüde sınırlı bir hukukî hesap verebilirliğe tabi olmuş olsalardı her şey çok farklı olacaktı. Bu türden bir hesap verebilirlik genel anlamda alacaklılar ya da kamu değil, düzenleyiciler tarafından talep edilmelidir.
 
■ Hissedar kurulları yerlerini uzman kurullarına bırakmalıdır. Kimi kıtasal Avrupa ülkelerinde (İtalya, Almanya, Avusturya), banka yönetim kurullarına hükmedenler, hissedar temsilcileridirler. Bu amaca zararlı husus, gerekli görülen uzman ve ehil isimlerden oluşan bir uzman kurulunun teşkil edilmesine de mani olmaktadır. Bu husus, ayrıca yöneticiler çelişkili kim sadakat bildirimlerinde bulundukları ölçüde, politik açıdan gergin bir atmosferin oluşmasına da yol açmaktadır. Hisse ortaklığı, büyük hissedarların hükmü altında olduğu bankalarda olası çözüm, uzman yöneticilerin ortaklaşa aday gösterilmesi ile ilgili olarak en büyük hissedarların temsilcilerinin yönetim kurulu başkanıyla uzlaştığı İsveç tipi hissedar adaylık komitesinde bulunabilir.


STİLPON NESTOR

Stilpon Nestor, Nestor Advisors Ltd. şirketinin kurucu ortağıdır ve Genel Müdür olarak görev yapmaktadır. Avrupa Birliği, Orta Doğu ve Asya'da faaliyet gösteren en büyük banka, sigorta, telekom, petrol, maden, medya, inşaat ve reel sektör şirketleriyle, uluslararası kurumsal yatırımcılarla, hükümetlerle ve borsalarla birlikte çalışmış ve 50'den fazla ülkede şirket liderleri ile etkileşime girmiş, borç ödeme güçlüğü ile ilgili reform politikaları ve özelleştirmelerin tasarlanması noktasında bir çok yeni piyasa yöneticilerine danışmanlık hizmeti vermiştir. Nestor, Avrupa Yatırım Bankası'nda icra görevi olmayan tek Yönetim Kurulu Üyesi, Birleşik Arap Emirlikleri'nin en büyük inşaat şirketi ACC'nin de Yönetim Kurulu Üyesi'dir.

Mart 2002 tarihinde kadar, OECD'de şirket yönetimi, özelleştirme, borç ödeme güçlüğü ve şirketlerin yeniden yapılandırılması konularında görev yapan ve Kurumsal İşler Bölümü Başkanlığı'nı yürüten Nestor, OECD tarafından oluşturulan Küresel Kurumsal Yönetim İlkelerini hazırlayan takıma liderlik etmiş, ilkelerin anlaşılması ve yerel çevrelerde uygulanması yönünde dünya genelinde çalışmalar yürütmüştür.

Stilpon Nestor, Kurumsal Yönetim konusunda çok sayıda makale yayınlamış, ''Kurumsal Yönetim ve Yönetim Kurulları'nın Rolleri'' konusunda bir kaç kitap yazmış ve aynı zamanda editörlüğünü yapmıştır, düzenli olarak konuşmacı olduğu The Institute of International Finance, The UK Financial Services Authority ve London Business School'da, ''Yönetim Kurulları'nın Etkinliğinin Artırılması'' konusunu ele almaktadır.

Stilpon Nestor, 1983 yılında Harvard Hukuk Fakültesi'ni Yüksek Lisans Derecesi ile tamamlamıştır.